“Bu içerik Oggito.com ‘da yayınlanmıştır.

Sessizliğe ses oluyor, çalan davula güm. Nereden düşerse düşsün yıldız topluyor, yıldız döküyor, yıldız gülüyor… Bir ağlıyorum aynalar çatlıyor. Çay demleniyor, serçe parmağımda renkli kurdele gecenin bu vaktinde, kesilen her yerde su, aksın cennette. Bu kadar temiz, bu kadar cenindi içim. Kendim için…

Ama ben biliyordum, yıllar sonra her şey normal giderken aklıma geleceğini ve sonra aklımı yitireceğimi. Kapıdan alkol kokulu nefesini savururken o günlerde salya dediğim bugün tükürük diye adlandırdığım o sıvımsı şeyle örttüm günlerce içimin odalarını. İnsan büyüdükçe küçülüyor bir manada, öfkesi küçülüyor, nefreti azalıyor… Fakat acısı hep aynı, elimdeki bardağı duvara fırlattım.  Sıçrayarak uyandığımın bu gecenin bir nedeni var.

Güle oynaya oynamadığım çocuk parklarına selam veriyorum yıllar sonra. Bahçeyi sulamadan denize gittim diye beni çatlayan toprağın üzerinde dövdüğün günü/leri düşünüyorum. Kalkıyordum yerden alıyordum bahçe hortumunu, sidik kadar akan belediye suyuyla yüz on metrekare bahçenin çimenini suluyordum. Bu sefer de iyi sulanmadı diye dövüyordun. Çocukluk işte, onca dayağı yiyor, bir punduna getirip İlkerlerle deve güreşi oynamak için denize kaçıyordum. Sonra ağlayarak kumsala iniyordum. Yaşıtlarıma göre çok zayıf çocuktum, kaburgalarımdan sayı saymayı öğrenecek kadar çelimsiz. Herkes güreşte yenildiğim için ağladığımı sanıyordu.

Kaç defa. Annemle kavga etmiştin. Annem hamile. Sen baba. Ben çocuk. Sen sarhoş. Elinde bir bıçak ve benim çıta gibi bileklerim. Geçmiştim önüne, dur demiştim. O çocuk canımla, çatlayan sesimle bağırmıştım sana, salyasız; keseceksen beni kes onlar iki can! Keşke kesseydin beni, tükürmeseydim hayatım boyunca yüzüme.

Her şeyden kurtulmak için zar zor girdiğim üniversite sınavından aldığım puanla, hiç alakam olmayan bir bölüme yerleştim. Kaçtım, gittim; gönlüm arkada. Canım annem. Anne güzelim.

Bu gece sanki yıllardır hiç sabahı görmemiş. Ne vardı ki seni hatırlayacak. Yere düşen cam kırıklarını toplarken yüzümü kaybettim. Elimi. Ayağımı. Kaybettim. Başımı kaldırabiliyorum sadece. Gökyüzünü indirip bulutla yıkıyorum yıllardır kesiklerimi. Ağladığım belli olmasın diye aynı buluttan yağmurunu çalıyorum sokağa çıkarken.

Ağladığım belli olmasın diye buluttan yağmurunu çaldım da ağladım.
Tamamlanamadım.

Sana sordum ya geçen hafta, şimdi ki olgunluğun olsa yapar mıydın aynı şeyleri diye, evet yapardım dedin ya, bir defa daha kaybettim. Hayatım boyunca da kaybedeceğim.

Aşağı parkta avazı çıktığı kadar bağırıyor mahallenin çocukları. Yakınlarda bir düğün salonunda Ankara’nın Bağları çalıyor.  Hayat herkes için bir şekilde devam ediyor. Perdelerini sonuna kadar çektiğim bu evin içinde çok şey saklıyorum. Susmuyorum ama konuşmuyorum da. İçimde yırttığım kocaman bir çarşaf, belimde buz torbası, etrafımda güneşten medet uman bir sürü insan… Ölsem tekrar doğacak gibiyim. Tekrar doğacak gibiyim, seni unutarak. Ölsem.

İnanmışlığım yok benim perdesi kapalı odalara. Annemle beni her patakladığında kimseye hesap vermemek için kapatırdık kendimizi karanlığa. Sen her sabah olduğunda hiçbir şey olmamış gibi çıkar giderdin evden. Yüzümde izler yoksa ben de okula giderdim. Sanki okuyarak kurtulacakmışım gibi gelirdi. Eve dönmek istemezdim akşamları. Evimize çok uzak duraklarda durdururdum otobüsü, karnım aç olurdu, kaktüs çiçeğini yerdim. Çok da severdim.  Tesadüf bu ya kaç defa kendimi peydahladım kaybolduğum o sokaklarda. Al mendil bağladım ayak bileğime, koşarken de bana beni getirdim. İçimde bayramlık, içimde çocukluk sevincim.

Sonra döndüm eve. Sonra döndüm. Eve. Eve. Eve. Tüm merhametimle. Anneme. Senin gelmene çok olurdu genelde ve annem baba gelmeden sofraya oturulmaz derdi hep. Tek lokma geçmezdi boğazımızdan sen gelene kadar.

Saat sekiz olurdu, annem ağlardı, ben acıktım ana derdim, sen gelmezdin.

Saat on olurdu, annem daha çok ağlardı, ben ana çok acıktım derdim, hadi sen ye de yat sabah okula gideceksin derdi.

Saatten habersiz olurdum sonra. Gece annemin çığlıkları ile uyanırdım. Sen gelirdin. Titrerdim. Keşke saat dursa, ben açlıktan ölseydim de sen gelmeseydin.

Sen ne kadar babaydın, ben ne kadar çocuk. Annem ne kadar kadın…

Melike geçen hafta babasını kaybetti. Çok ağlamadı. Nasıl dayanıyorsun Melike dedim. Yüzüme baktı, geldi sarıldı. Ben hayattayken babamla konuşmam gereken her şeyi konuştum. Hesaplaşacak ya da birbirimize anlatacak tek şey bırakmadım. Üzgünüm ve tek üzgünlüğüm ona kavuşacağım zamana erişecek yıllar… Sakinliğim bu yüzden, dedi ve sustum. Tek kelime edemedim ondan sonra. Aynı şey benim başıma gelse, sana anlatmadığım ne çok şey olduğunu düşündüm. Hesabı kapanmamış kaç defter, noktalanmamış kaç kavga.

Sen hiç düşündün mü neden babam değil de baba olduğunu?

This article has 3 comments

  1. Bahar Yaka Reply

    Boylesine yazamaz ki yureginde baba sancisi olmayan. Ve seni boyle anlayamaz ki babasindan acimayan.
    Yurek ve cesaret var sende

  2. Selin Çevik Reply

    Sevgili Emrah Sağlam.
    Yazdıklarınız ruhuma dokundu. Daha etkisinden çıkmadan başka bir yazınızda buluşma dileğiyle.

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir