Kimseye var olmadığım kadar, tamamlandım kollarında, Allah biliyor ya içimin güzelliğini, bunca sıkıntın içinde dünyalar güzeli oğlumuzu gönderdi. Askerdim o doğduğunda, koğuşa ilk haber düştüğünde, omuzlarında taşımıştı tertiplerim. Güzel günlerdi, güzeller güzeli günler, şimdi herkes farklı vatan toprağında ve herkes birbirinden habersiz.

Kimi yalnız yıllardır, kimi aile ocağında ve kimi de âşık oldu benim gibi, bir kadına. Bir anlama! Önce adam oldu, evine ekmek getirdi, sonra baba.

Günün yorgunluğu aklımdan akıp giderken mutfakta akşamı karşılayacak bir sofra kuruyordu, o kadar güzeldi ki… Avuçlarını alıp öptüm, avuçlarını yüreğime sakladım, avuçlarını avuçlarıma. Bu cennetin içinde kaybolacak gibiyim, bu cennetin içinde kaybolmak istiyorum.

Her zaman ki özeninden daha özenliydi bugün, daha başka giyinmiş, çeşit çeşit yemekler dizilmişti servisin üzerine, bize olmadığını anladığımı hissetmiş olmalı ki akşama üniversiteden bir arkadaşının geleceğini söyledi. Böyle dostlukların kalmasına seviniyorum, kimse kalmadı o günlerden bugünlere, benim hayatıma oralardan buralara gelen kimse/ler yok. Kimsem…

Ayıp olmasın diye yukarıya çıkıp üzerimi değiştirdim. Ahşap merdivenlere vurmasın diye direniyordu ayaklarım, çıt çıkmasındı evde, oğlum uyuyordu, oğlum, babasının aslanı, mışıl mışıl.

Gri bir kot pantolon, üzerine mavi renkli kot gömlek giydim. Saçlarımı düzeltirken alnımın açıklığını fark ettim. Baba olmak yılları alıp götürüyor muydu, baba olmak yıllar veriyordu insana… Kapının çaldığı duyuldu, aşağıya yönelişim sonra, hızla, parmaklarım üzerinde, hızla, tıp, tıp, tıp.

Merhaba, dedi bir erkek sesi, merhaba nasılsın. Sarıldı sonra. Sıkıca. Şaşırdım ama yersizdi. Arkadaşım gelecek dedi, erkek ya da kadın demedi. Ah şu kıskançlık… Hayır, haklıyım ya hu, adam çok yakışıklı, adam benden daha yakışıklı! Henüz baba olmadı galiba, alnı açılmamış daha.

Hissettiklerimi bir kenara kaldırdım hemen. Sohbet ilerledikçe, beni çok sevdiğini söylüyor, daha önceden neden tanışmadığımızı dolduruyor ha bire diline. İçten gülümsemeye çalışıyorum. Ülke dışında yaşıyormuş yakışıklı abimiz. En son ben askerdeyken gelmiş bu eve, bu kadar kolay nasıl buldu diye düşünmüştüm, sapak yer, ilk gelen mutlaka telefon açıyor, gidip meydandan alıyorum.

Bir süre buralarda kalacakmış, otelde kalmasına gönlüm razı olmadı, bizimle kalabileceğini söyledim. Ne kadar sevememiş olsam da, o günlerimizden, bugünlerimize gelen biri. Tuhaf, teklifime nezaketen bile itiraz etmemesiyle, otelden eşyalarını isteyişi aynı anda oldu.

Eve yorgun girişlerden, ben oğlumu uyuttuğumda tavana yükselen kahkahalardan, bu saçma samimiyettin üzerinden, kaç gün geçti. Tüm bunlar aklımda, sızmışım yatakta, onlar hâlâ aşağıda… Sabaha karşı kapı açıldı sonra, karım yok yanımda. Koşa koşa iniyorum aşağıya, şaşkınlığım daha da hızlandırıyor adımlarımı, kapıyı açıyorum, bir kadın görüyorum, bir arabaya biniyor, el bile sallamıyor. Bir kâğıt geçiyor elime, aynı filmlerdeki gibi, -o benim sevgilim, oğlumuza iyi bak, ben Amerika’ya gidiyorum. Terk ediliyorum, peki oğlum… Bir anne evladını terk eder mi diyorum. Arabaya binen kadın kim, benim karım nerede. Oğlum neden ağlıyor bu kadar, çok mu hızlı indim merdivenlerden. Hiç ses çıkarmazdım oysa.

Hiç ses çıkarmıyorum yıllardır. Kelimeler, kelimelerim hep yarım.

Karım yok. Oğlum var. Dünya o işte, ondan başka hiçbir şeyim yok.  Sürekli aynı yalan masal dönüp duruyor dilimde. Annen dünyayı kötülüklerden temizleyip gelecek, oğlum, annecik gelecek.

Dünya küçük diyorlar ya, kocaman benim dünyam, kocaman ama çok ağır. Taşıyamıyor kalbim, sırtlayacak gücümü kaybettiğimden beri doktorun odasından her çıktığımda, ilaçların etkisiyle savruluyor başım.

Biz konuşmaya başladığımızda, oğlum vitaminlerini alıyor doktor amcasından ve oynamaya çıkıyor sekreter ablasıyla. Zamanın azaldığını söylüyor, zamanı durdurmak istediğimi söylüyorum her defasında.

Her gece, annecik ne zaman geleceksin diyen sayıklamalar doluyor odanın içine. Kalbim de alnım kadar açık artık. Dayanamıyorum, açıyorum bir gün çalan telefonu. Efendim diyorum usulca, efendim. Oğlum… Oğlumun mutlu olmasından başka neyim var ki bu hayata, neyim oldu, neler kaldı… Asker arkadaşlarım mı, karım mı, ne kaldı geride. Efendim, dedim. Usulca. Gel. İzmirli olduk biz.

Görüşmemizin üzerinden çok geçmiyor ki, sadece oğlunu görmek için geldiğini üstüne basa basa söyleyerek geliyor, annecik. Yutuyor sonra bu cümlelerini, belki de ben böyle hissediyorum.

Birlikte geçirdikleri zaman, oğlumun gamzelerine gömülen cennet. Kısa zamanda vuruldular birbirlerine. Tanıma faslı geçildi, söylenen cümleler gömüleyazdı buluta, velayet davası açıldı hızla.

Öncelik annenindir diyor hâkime, sonra ekliyor… Velayet babanındır.

Sevinemiyorum, oğlum benimle demeye fırsat bulmadan, başka bir dava bildirimi daha geliyor eve. Velayet babanındır denilen babaya, babalık davası açılıyor, bu davanın sonucunu asla bilmek istemiyor kalbim, öğreniyorum ama sonunda, öğreniyorum, adliyenin ortasında yıkıla yıkıla… Yanıldım. Her babanın alnı açılmıyor, kimisi çok yakışıklı oluyor, benden daha yakışıklı!

Yakışıklı olmak neyi değiştirir, yakışıklı olmak baba yapar mı adamı. Yapmaz. Biliyor ve alıyor evladımı kaçıyorum. Günlerce izimizi bulamıyorlar, bize ilk rastladıklarında, onu ilk gördüğüm günkü elbise ile geliyor yanımıza. Öfkesini dindirip gelişine ayıracak vaktim olsun isterdim, ama yok.

Durduramadım zamanı. Aldıklarını tekrar verene toprak dediler, oğlumu içine, beni üzerine gömdüğünde hiç konuşmadan öylece izlediler.

Annecik, git buradan, sonsuz şefkatimden başkası yok, oğlumdan kalan. 

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir