Yaşadığını; yaşadığın biçimiyle,
yazıya dökemezsin- dökülür gider…
Yaşadığını yazamazsın.
Yazdığın da yaşadığın değildir.
Yaşarsın belki; ama yazamazsın ki.
Yazarsın belki; ama yaşamamışsındır ki…
Yazdığın, yaşamadığındır.
Yaşadığın; yazılmadan kalır, yazılmadan geçer.
Oruç ARUOBA​

En büyük duygular nutkumuzu tutuklaştıran, tıkanıp kaldığımız, biçare zihinlerimizin karşılarında felce düştüğü duygular değil mi? Yazıp kâğıda bastığımız, konuşup anlattığımız, ağlayarak gülerek bağırarak hatta susarak döktüğümüz duygular, kimindir, kime ya da nereye aittir, kim bilir, kimse bilmesin.

En büyük his, ne hissettiğini bilemeyecek kadar belirsizleşmesi insanın. Kopacak kadar incelmesi, saydamlaşmışçasına solması tüm renklerinin, kırılması düşüncelerinin, sadece kalp atışlarından oluşan ve giderek zonklayan gonglar gibi kendi kendine vurması kişinin… İşte tam bu noktada en az kitapları okumak kadar insanları okumanın çok şey katacağını biliyor olmak lazım.

Bir yazarın ya da yazmaya çalışan birinin başına gelebilecek en kötü şey, yazdığı şeyleri yaşamış gibi davranılması. Yaşanmış onca hayat, yazının ve sözün binlerce yıllık varlığı ve yazılmış sayısız kitap olmasına rağmen, insanlığın erdemli bir yaşamı değil de sürü halinde cehaleti seçiyor olmasına anlam veremiyorum. Yazılı bir metni, sözler yığını olarak görme, metinden fayda sağlamak yerine, yazana alkış tutmak ya da onu yargılamak ne kadar mantıklı? Metnin sessizce sunduğu edimi görmezden gelip yaşanmışlığın bu denli alenileştirilmesi ya da metnin mahremiyetini tamamıyla çöpe atıp öylesine okuyanların tahayyül ettikleri şeyler, kör bir kuyudan öte değil.

Oysa önemli olan, dilimdeki tat, tenimdeki ter, beynimdeki uyuşukluk ve kalbimdeki çarpıntı.

Ayrılan iki sevgiliyi anlatıyorsun, ötekileştirilenlerin hayatına dokunmaya çalışıyorsun, bir hayat kadını ile sevişiyorsun, hemcinsinden sevgilin oluyor, bir canlıyı öldürüyorsun, tecavüze uğruyorsun, şiddet görüyorsun, anneni terk ediyorsun, babanla kavga ediyorsun, kardeşinin kıyafetlerini giyip sokağa çıktın diye günlerce onun kaprisini çekiyorsun, ağlıyorsun ya da gülüyorsun ve bunun gibi pek çok örnek…

Tüm bunlara açıklık getirmek oldukça güç, tebessüm ederek söylüyorum ki hepsini yaşamış olmak neredeyse imkanız. Böyle olmasına rağmen öyle bir kitle var ki, ben onlara mış gibi diyorum. Israrla o berbat soruyu sormaktan alıkoyamıyorlar kendilerini. Bu durumla mücadele etmek de yoruyor insanı, hatta bununla kalmayıp yaratıcılığa da sınır koyuyor. Öyle berbat bir an geliyor ki, yazar acaba bıraksam mı yazmayı düşünüyor. Kimse bunlara cüret edecek güce sahip olmamalı. Çünkü bir yazar ya da yazmaya çalışan biri, yaşama harflerle tutunur bunu onun elinden almaya kimsenin hakkı yok!

Yazar anlattığı şeyi gerçekten yaşamış olsa dahi, o kâğıda damıtıldıktan sonra kurgudur. Düşünülerek, değiştirilerek, abartılarak ya da olduğu gibi kâğıda akmasının ne önemi var? Hatta ben yaşadıklarımı yazıyorum diyen yazarlar, ki onlar yazar yazmalar ve bütün dünyaya yalan söylüyorlar.

Şimdi bu cümleler, -mış gibi okura, hepsi ama hepsi bir -kurmaca.

Ve yazmaya tutunan herkes için, bir dua niyetine dursun burada.

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir