” kabına sığmaz olunca bana koşardı eskiden,
şimdi bunu yapmıyor;
kırgın.
kırgınlığının nedenini çözemiyorum bir türlü,
artık gözleri çok uzaklaştı,
okunmuyor. “

Ölü Zaman Gezginleri | Hasan Ali Toptaş

Saklıyor bütün ihtişamlı güzelliğini, sırf beni incitmemek için. Önce korkuyor, sonra giderek dokunmaya başlıyorum. Uzanıyor ellerim, yavaş yavaş, tüm günahlarıma rağmen, yüzüne. Karın boşluğumda bir ağrı beliriyor, arkama geçiyor, elleriyle bedenimi sarıp boynumdan kokluyor. Ensemi çiziyor tırnakları. Titremeye bulanmış terler, damla damla. Doğuştan sürmeli gözlerinden öpüyorum. Kuşlar kadar özgürüm. İnsan da uçabiliyor, uçabiliyor illa, seninle.

Geriye bakıyorum tekrar, kollarımla sarıyorum, omuzlarına bükülüyor boynum. Uyanmak istemiyorum. Sabah saati görevini yerine getiriyor, inatla. Kızmaya gücüm yok. Yastığım ağzımdan akan salyalarla ıslanmış, tüm kemiklerim, kemik işte, tahta gibi. Duvardan duvara çarpsalar gık diyemem, hiç acımaz canım. Pencereyi açmak üzere yerimden kalkmayı deniyorum, camdaki yansımamı görüyor, parçalanıyorum. Sen çok güzelsin, ben çok çirkinim, bilmek istemiyorum. Bilmesem bu defalık.

Dışarıda sert bir rüzgâr esiyor, ısrarla sevdiğim şarkıları söylememi istiyor.

Susuyor, gözlerimi kapatıyorum, içim geçmiş, bildiklerimden bilinmezlere doğru. Kendime geldiğimde, çizgiler dönüyor etrafta, tenine kazımış, tam bileğindeki damarları diklemesine keser gibi, hû yazıyor, arapça. Hû, tek başına bir şey ifade etmeyen bitişik bir zamir diyorum. Parmaklarım dudaklarına doğru gidiyor, rüzgâr daha sert esmeye başlayıp masanın üzerindekileri dağıtıyor.

Dilimde buruk bir kahve tadından başka bir şey kalmıyor.

مرحبا

Geceden kalma karanlığı kaybetmiş değilim, kendime gelemedim söylenirken soğuk suya abanır abanmaz irkiliyorum. Giyeceğim kıyafetler yatağımın üzerinde, elbise dolabına yöneliyorum tekrardan, beğenir mi bunu, yakışır mıyım yanına, kalır mı kokusu sonsuza dek bu renklerin üzerinde.

Telefonuma bir mesaj geliyor, iki, üç. Görmüyorum inatla, yanına yaraşmak derdim, olur da kalırsa üzerimde, varlığı sinsin tüm iç organlarıma, bir gün giderse nasıl yaşanır sonra.

Bacaklarım kasıklarıma çekiliyor aklımdan bunlar geçerken. Ona varana dek ne halde olduğumu anımsak bile ibadet gibi.

Ceketinin yakasını düzeltiyor. Siyah bir deri mont, tüm sırt hatlarını ortaya çıkarmış, beli ipince, arkasını dönüp etraftakilere selam veriyor, kolyesine takılıyor gözüm, düz gümüş renginde bir zincir, siyah kazağının üzerinde o kadar güzel durmuş ki…

Göz göze geliyoruz en sonunda, bu defa rüya değil, hayal de değil, düpedüz gözleri değiyor gözlerime, yüzü apaydınlık, saçlarını ortadan ikiye değil de kalbinden tarafa atmış bu sefer, içim gıcıklanıyor, bacaklarımdaki tüyleri hissediyorum, kasıklarımdaki uyuşukluktan kaçarak nasılsın sorusuna tüm hissettiklerimi hiçe sayan bir iyiyim bırakıyorum. Yüzüm put gibi, gözlüğümün siyah çerçeveleri arkasına saklanıyorum, bembeyaz tenini bırakıp üzerime, çıkıyor kapıdan, kalakalıyorum.

Peşinden gider miyim demeyeceğim, gideceğim çünkü, ayaklarım takılacak ayaklarının arkasına, daha önce kaç defa oldu, ama şimdilik, kimse bir şey anlamasın diye kalkmıyorum olduğum yerden, sıradan cevaplar veriyormuşum gibi davranıyorum etrafa. Bu şeyin adı her neyse nereye kadar yaşar benimle? Günah diyorlar, eğer günahsa, sevaplarımı dökerim ağzının içindeki boşluğa… Canımdaki cenin düşer uykumdan. Beşiğinden düşer bebekler, bir günden daha uzun da yaşayabilir kelebekler.

Değişen ve dönüşen her ne varsa, hepsi mavi bir denizden ibaret. Sakince izliyorum bu yaşamı, ne kadar inkâr varsa o kadar kir vuruyor kıyıya. Sen geliyorsun. Ellerimi koyup su yüzüne, suratsızlığımı dönüyorum sana, güzelleşiyorum. Kalbim, henüz nerede olduğunu bilmediğim bir yerde, etten ve cinsiyetten sıyrılmış bir şeyler akıp gidiyor içimden, ait zannederken kendime kendimi, etim yetim. Alıp toplasam parçalarımı, renklerini kaybetmemiş bir gökyüzü, tuzağımda sıcak, kalır mı, söylesene, içimdeki tertemiz duygulara.

Etkisini kaybedecek gibi duruyor önceleri her şey, çoğaldıkça azalan ve azaldıkça çoğalan bir sürü kelime takılı dilimin askısında. Sana vardım sayıyorum kendimi, iki koltuk altından, tam ciğerlerinin üzerinden tutuyorum. Bu defa kalbinin üzerine düşüyor başım, duyduğum seslerden koskocaman bir orman büyütüyorum, kuşlar konuyor dallarıma, rüzgâr daha fazla esmeye başlıyor.

Yavaş yavaş yürüyor, ayaklarının kaldırım taşlarını kırdığını hissediyorum. Melankoli diyor, değil diyorum ısrarla, yalnızca siyah ve beyaz. Değişiyor birden yüz ifadesi, gülüşünü bırakıyor üzerime, dağıtıyor ağzının içindeki mutluluğu ağzımın içine, toplayıp sürüyorum kabuk tutmuş yarasına, geçer mi, kimse bilmiyor, arabalar hızlanmaya başlıyor, sesler çoğalmaya, karşıya geçmek istiyorum, karşına sadece.

Tekrar kendimde geldiğimde, sana, olmaz diye bağırıyor tüm kitaplar. Elim kolum birbirine bağlanıp kalıyor da yüreğim paramparça, yangın yeri içim. Kuşlar kondurduğum dallar yanıyor cayır, cıvıldamalar dahil…

Yüzüm düşüyor.

Rüzgâr diniyor, sen gidiyorsun.

Gözlerimi kapatmıyorum, bakıyorum arkandan usulca, ilerde doğma ihtimali olan oğlunu sevdiğini hayal ediyor bir günah da ben yazıyorum kendime.

Kesikler topluyorum etrafımdan, tenime kazınıyor ansızın…

Tam bileklerimden diklemesine keser gibi, hiç yazıyorum, Arapça.

Kazıya kazıya.

Uzun bir sessizlik çöküyor, günlerdir, kahvem daha hızlı tükeniyor, hiç kitap okumaz, hiç şarkı dinlemez, hiç kimseyi sevemez oluyorum. Kimse bilmez, geçer diyorlar.

Geçmiyor.

Kayboluyorum.

أبدا

This article has 1 comment

  1. Figen Uğur Dölek Reply

    adım adım yürüyen, sonunda romana çıkacak metinler… yolun açık olsun.

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir