Ölülerimizi özledim…
söylesem suç olur mu?
saysam birer birer, ansam
adlarını, yaşlarını, sonlarını…
başlangıçlar bulunur mu?

Şükrü Erbaş

Alnımdan düşüyor yere, şıp şıp. Şakaklarımdan düşeni, döktüğüm saçlarımı ve kasıklarımdaki yanmaları nasıl unuturum. Kanıma karışan illet, koltuk altımdaki ter, içimdeki bu sancı, uzay yarası. Oysa ben de çok istiyordum yaşamak çiçeklerinden toplamayı. Daldan dala, tenden tene, omzumdan alıp başımı omzuna yaslayıp ağlamayı, ben de istiyordum.

Etraftaki sesler, çalan telefonlar. Hepsi hatayı tetikleyici. Gözlerim kapanıyor, çıkmaz bir yola doğru. Çok fazla direnemiyorum. Güzelliklerin vaat edildiği ama çirkinlikleriyle büyüyen bir yaşam, ne olur, nereye varır bilemiyorum. Bildiğim tek şey, bilmezden geldiklerim.

Gideceğimiz yollar için söyleyeceğim şarkılar var daha, putlaşmaya karşı değilim henüz. Renkli renksiz fotoğraf karesi, otuz yıl önce kaybedilmiş dümdüz yalnızlık coğrafyası. Yazları da kışları da sert ve soğuk. Daima da yağmurlu. Tekrarlanacakmış gibi, bu vakitleri daha önce yaşamış gibi ya da tekrar yaşayacak gibi işte, her neyse. Kahvesini yudumluyor, karşımda öyle kaskatı oturuyor. İyi misin diyorum, susuyor. Ben bağırıyorum o gömülüyor. Şimdi bir şarkıyı söylemek vardı birlikte ya da bir şiirin dizesini hatırlamaya çalışmak. Alışık değilim, asla alışmayacağım bu kadar susuyor olmaya. Alışmayacağım, dokunmadan yaşamaya. Fakat dokunmanı da istemiyorum. Uzaklaştıkça sokuluyorum yanına, kelimeler plansızca dökülüyor, düşünmeden konuşmak denir ya, kurgusuz, harf, harfler… Geceye, belki de gündüz içindir, aydınlık günler için, ağlayan bir oğlan çocuğu ya da elleri babası tarafından bağlanmış, gözlerine annesi tarafından boya çekilmiş bir kız çocuğu duasında, sokaklara. Hayat hiçbir şeyi yarım bırakmıyor, bu böyle bitmemeliydi diyorsun, bitmiyor da zaten. Eninde sonunda kavuşuyorsun ihtişamlı bir yalnızlığa. Yalnızlığınla yıkanıp yalnızlığınla kirleniyorsun.

– Anne, kimsenin ettiği kimseye kalmıyor. Cennet ve cehennem bu dünyada. Hatırla beni kınamışlardı. Umarım iyi olurlar bir an önce, anne, ben gene isterim tüm kalbimle, dönerler güzel günlere.

Uzun bir sessizlik çöküyor telefonun ucuna, kabuk tutmuş bir hatıra, sonsuza kadar kilitli odalara kapatmak istediğim yerden çıkıyor harf harf.

Su dolduruyorum. Şıp şıp… Ses dağılıyor etrafa. Sus sürüyorum titrememe. Faydasız. Kalkıyor bağırarak. Leş gibi kokuyor, iki yetmişlik devirmiş olsa gerek. Midem bulanarak yalnızca su sesi diyorum, içeriye giriyor, daha önce çıkmadı diyebilmem, tahammül sebebi. Elindeki kalın oklava, çarpıyor dizlerime. Küt küt. Yaşadığım şey daha önce yaşadıklarımdan farksız. Ben dayanıyorum, oklavanın gücü kalmıyor, kalmıyor işte. Çat.

Yalın ayak ve sanki hiç geri dönmeyecekmiş gibi kanatarak ayaklarımı koşuyorum.  

Ayaklarıma batmış çakıllar, hepsi bu, sonrası yok olsun.

Dur. Biraz daha sakin harflerle.

İnsanın acısını insan alır diyor Şükrü Abi, insana acıyı da insan veriyor.

Bahçeler kurudu diye, tenime işlemiş hortum izleri, geçmeyecek, geçmeyecekler değil mi. Hep susup kalacak annem telefonun diğer ucunda, bir gün sonsuza dek. Düşünmek istemiyorum.  

Biz üç kişiydik bizim evde, ben annem azrail.

Suyun üzerinde yüzüyor harfler, yemyeşil bir ekin tarlası göğsümün ucunda, sıkıyorum, patlıyor volkan gibi. Uzaklaştıkça yakınlaşıyorum. Ellerim, doğuştan sürmeli göz altlarıma dokundukça varamadığım kendimi buluyorum, kendimi kaybediyorum, her neyse. Hep neyse. Öp beni. Ben. Beni.

Geldin gelmesine, kalan, kaçan, giden, dokunmak isteyen kim. Ellerim karnından tutuyor önce, sonra usulca yukarılara doğru, burnum omzunun kokusunu çekiyor, tükeniyor mu, kim bilir, kimse bilmesin. İşitilmiyor gibi pencerede uğuldayan rüzgâr, şöminede yanan ateş, hissedilmiyor. Bütün sıcaklığım baştan aşağıya koltuk altına yerleşmiş. Kulağımı dayıyorum, zifiri bir karanlık. İnleyerek yürüyorum karanlığa, oldum olası, bin gecenin siyahı bulaşmış tenime. Başka bir bedende aşı tutmuyor tenim. Ölecek gibiyim.

Unutacağım dedim, sonra birilerin dileği olmak uğruna kaydım yıldızların arasından. Dönüp dolaştım olmadığım evimin içinde, kapıları kapatıyorum, camlarsa aynalar, hepsi kir pas, görmüyorsun.  Tırnakları ile çiziyor dudaklarımdan. İçim gıcıklanıyor. Yüzüme hasretim uzun zamandır, heyecanım içimde, taş kesiği. Kanıyor, acıyor, eriyor, kesiyor ve tekrar çoğalıyor.

Sular çekiliyor giderek, harfler de öyle. Ağzımdaki zehir yastığımı ıslatmış, yavaş yavaş fark etmeye başlıyor gene de sonlandıramıyorum.

Dallarımdan kuşları kovaladım, rüzgâr devam ediyor. Penceremde, kimsenin görmediği çiçekler bitiyor. Renkleri, çizgileri, desenleri, yapraklarıyla eşsizliğini sunuyor evrene, sunuyor sunmasına da değmiyor hiçbir göze. Dizlerim çarpıyor dirseklerime doğru, kasık kıllarımı yoluyorlar sanki, şakaklarımdan irin süzülüyor, parmaklarım uzanmıyor.

Giderek azalıyor annemin sesi, kaybettik oğlum, kaybettik.

Sıçrayarak kalkıyorum, saatin pilimi mi bitti, ne zaman baksam hep sabahın beş kırk beşinde.

Yataktan inip cenin vaziyetinde çömeliyorum, sonu denize çıkıyor bu yolun biliyorum, sonum tuzlu bir ölüme.

Kalbim hızla çarpıyor, yürüyemiyorum. Zar zor tırmanıp yatağa, aynı saate tekrar bakmamak dileğimle, uyuya kalıyorum.

Yıllardır uykulara uykusuzum.

Biliyorum.

This article has 1 comment

  1. FUD Reply

    Acı biber tadı fazla kaçmış, ağızda eriyemeyen çikolata… Bayrammış…

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir