“Dile getirmek isteyip söylemekten çekindiklerimiz vardı.”

(Karasu, Göçmüş Kediler Bahçesi)

Sırtımda çanta Kıbrıs Şehitleri’nde yürüyorum, kalabalık var mı yok mu belli değil, gün kararmak üzere.  Birkaç kişilik bir kuyruk takılıyor gözüme. İki adım geriye çekilip kim gelmiş diye izliyorum. Gün aydınlanıyor birden, gözlerimin ucunda Bilge Karasu.

Kalbim yerinden çıkacak gibi, ben bu etkinlikten nasıl haberdar olmam diye öfkeleniyorum. İmza devam ediyor mu diye soruyorum görevliye, son birkaç kişiden başka olmayacağı kalıyor kulaklarımda. Sıraya girdim bile, çantamda hangi kitap var acaba…

Şeyma burada mı diyor birden, arkadan bir kız evet buradayım diyor.  Peki Emrah Sağlam burada mı… Geldim hocam, buradayım, geç kaldım diye kızmayın olur mu? Gel kız sarılalım Şeyma diye sesleniyor, Şeyma, bin sevinci savurup saçlarıyla koşarak yanına gidiyor, o kadar güzelsin ki Karasu’ya giderken. Sana âşık olabilirim, senin için ölebilirim bile şu an. Herkesin içinde önünü kesip öpebilirim, sonsuza dek.

Dizlerimi yere koyup çantamı açıyorum. Kütüphaneden çantama karışmış iktidar yanlısı bir gazete, sahaftan alınmış beş tane eski basım güzellik, bir de Göçmüş Kediler Bahçesi. Ama imzalı o, yani en son geldiğinde imzalamıştı. Ne yapacağımı bilemiyorum, ayın sonu ve neredeyse yok denecek kadar az param. Gün gün hesaplamıştım; şu kadarı ekmek, şu kadarı yumurta, şu kadarı yol parası. Başka yok, kimseden isteyemem. Gözüm karıyor, hepsi yerine gelir diye geçiriyorum içimden, ama bir daha nasıl gelir Bilge Karasu. Ötelerden.

Şeyma ile sarılmaları devam ederken hemen geliyorum deyip kitabevinin içine giriyorum. Daha çok otel lobisine benziyor, üç beş kitap, koca koca vitrinler, cam önlerinde viski şişeleri. Bilge Hoca’nın kitapları nerede diye soruyorum, önce tuvaleti gösteriyor çocuk, burnum mu aktı acaba. Ayna ile yüz yüze geldiğimde kirpiklerimin birbirine yapıştığını, gözlerimin kıpkırmızı olduğunu fark ediyorum. Yüzümü yıkasam mı, yoksa yıkamasam da olduğum gibi çıksam karşısına, çok fazla kurgulayamadım, tenimdeki terle içerideyim.

Gece ve Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı’nı alacağım. Hiç kimsenin göremeyeceği bir yerden çıkarıyor çocuk kitapları, otuz üç lira tutuyor ve cüzdanımda sadece otuz bir lira var, buradan alın diyorum geri kalanını bir dahaki sefere vereceğim. Gerek yok diyor, teşekkür edip ısrar etmeden dışarıya doğru yöneliyorum.

Kuş sesleri gelmeye başlıyor, birisi bağırıyor ısrarla, hadi geç kaldın diye böğürerek adeta, apartmanın kapısı hızla kapatılıyor. Sıçrıyorum. Kolum yan konsola çarpıyor. Yastığım gözyaşımla ıslanmış, çok kötü kokuyorum.

Saatime bakıyorum, sekiz otuz üç, ne tuhaf. Artık hiçbir şey iyi gelmiyor, yüzümde kendini kaybetmiş bir yalnızlık atlası, yerimden kalkmaya halim yok, midem bulanıyor gene de bir umut var. Avından El Alan düşüyor önce, bir balık kolumdan yutuyor, tam otuz bir defa. Sayıyorum sayıyorum. Bedenim balığın ağzının içinde giderek büyüyor. Canımsa hiç acımıyor.

Bundan tam yirmi dört yıl önce, bu günlerime kocaman bir yaşam bırakan birinin sevinciyle aralıyorum perdeyi. Anlatamayacaklarım esiyor dalların arasından.

Babam döverek uyutuyor, ben böylesi güzel insanlarla büyütüyorum kendimi. Bir gün, çok güzel bir adam olacağım. Söz veriyorum. İyileşiyorum.

 

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir